Madem İyi İnsansın
18 Mart 2026, Çarşamba 11:42Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?
Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa.
Bertolt Brecht
Bu yazıda, Bertolt Brecht’in “Madem İyi İnsansın” tiradından hareketle, insanlığın ilkelliğinden modernliğine kadar sürekli sorgulanan iyi insan ile kötü insan arasındaki o flu alanda ortaya çıkan şeffaflığı konuşmak istedim.
İyiliğin Kırılganlığı: Brecht’in Aynasında İnsan
Der gute Mensch von Sezuan yani Türkçede bilinen adıyla Sezuan’ın İyi İnsanı, aslında yalnızca bir tiyatro metni değildir; insanın ahlaki kırılganlığını anlatan büyük bir düşünce deneyidir.
Bertolt Brecht’in yarattığı Shen Te / Shui Ta ikiliği, iyilik ile kötülük arasındaki keskin karşıtlığı sahneye taşıyan güçlü bir dramatik araçtır. Der gute Mensch von Sezuan adlı eserde kurulan bu anlatı, toplumsal düzen içinde “iyi insan” olmanın yalnızca ahlaki bir tercih değil, aynı zamanda ağır bir sınav olduğunu ortaya koyar. Yoksulluğun hüküm sürdüğü bir kentte yaşamını seks işçiliği yaparak sürdüren Shen Te, saf iyiliği ve merhameti nedeniyle tanrılar tarafından ödüllendirilir. Ancak bu ödül, kısa sürede onun için bir kurtuluş olmaktan çok yeni bir yük haline gelir. Çünkü çevresindeki insanlar Shen Te’nin iyi niyetini bir fırsata dönüştürerek onu sürekli sömürmeye başlar. İyiliğin bu acımasız gerçeklik karşısında savunmasız kalması, karakteri kendisini koruyabilmek için farklı bir kimliğe sığınmaya iter. Böylece Shen Te, sert ve hesapçı bir figür olan Shui Ta’yı yaratır; çünkü iyilikle var olmanın mümkün olmadığı bir dünyada ayakta kalabilmenin bedeli, kendi içinde ikinci bir kişilik üretmek olur.
Brecht bu eserinde dünyayı iyi insan ve kötü insan gibi iki basit kategoriye ayırsa da asıl mesele bu değildir. Asıl mesele, insanın iyiliğini nasıl taşıdığıdır. gündelik yaşama bu noktadan baktığımızda Brecht’ in iki basit kategorisinden bizi çağırdığı dört farklı yüz kategorisi ile karşılaşırız. İyi insan, kötü insan, şeffaf iyi insan ve şeffaf kötü insan.
İyiliğin ve Kötülüğün Maskesi: Brecht’in Rahatsız Eden Sorusu
İyi insan, herkesin olduğunu iddia ettiği, toplumda her üç insandan ikisi olan ; başkalarına zarar vermeyen, vicdanı olan, merhamet taşıdığını iddia eden çoğu zaman da kırılgan aynı zamanda da gerçek yaşamın sertliği karşısında savrulmuş olan kişi zira iyilik, sert dünyalar “ki modern zamanlar” için fazla narin bir duygudur. Örneğin iyi bir insan bir yardım kampanyası için yaptığı bağışı itibarı için yem ederek iyilik kavramını flulaştırabilir. Brecht’in karakterlerinde gördüğümüz şey de tam olarak budur: iyilik tek başına çoğu zaman hayatta kalmaya yetmez.
Peki kötü insan nedir? İyiliğin neresinde durur? Her üç insandan biri midir, yoksa kötülüğünü ustaca kamufle edebilmiş bir “iyi” mi?
Kötü insanın benlik çıkarları çoğu zaman vicdanının önüne geçer. Başkasının zararını hesaba katmak onun için belirleyici değildir. Nitekim daha önce de değindiğim gibi kötülüğün her zaman mutlak ve açık bir yüzü yoktur. Kötülük çoğu zaman kılık değiştirir; kimi zaman yardımsever bir yüz takınır, kimi zaman ahlakın dilini kullanarak kendini maskeler. Böylece flu bir alanda bekler; çarkın kendi çıkarına dönmesini kollayan bir sabırla varlığını sürdürür.
İşte tam da bu flu alanların sert biçimde genişlediği yerde iki farklı insan tipi daha belirir: şeffaf iyi insan ve şeffaf kötü insan. Modern zamanın ahlaki söylemi, giderek bu iki uç karakter arasında şekillenmektedir.
Şeffaf iyi insan, iyiliğini bir rol gibi oynamayan kişidir. Onun iç dünyası ile dış dünyası arasında derin bir uçurum yoktur; söylediği ile yaptığı, niyeti ile davranışı birbirine yakındır. Bu nedenle yaptığı iyilik bir gösteri değil, bir karakter meselesidir. Ancak Bertolt Brecht bize acı bir gerçeği hatırlatır: toplum çoğu zaman şeffaf iyi insanı korumaz. Aksine, onun açıklığını ve merhametini kullanarak onu yıpratabilir, hatta dışlayabilir. Tam da bu nedenle, bu yıpranmanın sonuçlarından korunmaya çalışan iyi insanın içinde yeni bir gerilim doğar: şeffaf kalma arzusu ile hayatta kalma zorunluluğu arasındaki gerilim. İşte “şeffaf insan” kavramı, bu iki durum arasında var olmaya çalışan o kırılgan ama dirençli karakterin adıdır.
Şeffaf kötü insan ise başka bir figürdür. Bu insan kötülüğünü gizlemez. Açıkça bencildir, açıkça serttir, açıkça çıkarcıdır. İlginçtir ki toplum bazen bu insanlara daha fazla saygı bile duyabilir. Çünkü modern dünyada insanlar çoğu zaman kötülükten çok ikiyüzlülükten yorulmuştur.
Bertolt Brecht’in Sezuan’ın İyi İnsanı adlı eserinde iyilik yapan karakter sürekli sömürülür; insanlar onun merhametini bir fırsata dönüştürür. Bu nedenle karakter, hayatta kalabilmek için başka bir kimlik yaratmak zorunda kalır. Tam da bu noktada Brecht’in büyük ironisi ortaya çıkar: İyi kalabilmek için kötü görünmek zorunda kalmak. Böylece anlatı, iyiliğin doğurduğu olumsuz sonuçlar karşısında bilinçli biçimde seçilmiş bir “kötü görünme” eylemi üzerinden kurgulanır. Topluma daha fazla uyum, daha az stres ve daha az dışlanmışlık vaadi… İşte iyiyi kötü olmaya çeken o ince çatlak tam da burada belirir.
Şeffaf İyi İnsan Bu Dünyada Yaşayabilir mi?
Ama Brecht’in asıl eleştirisi bireye değil, düzene yöneliktir. Onun sorusu şudur: Eğer iyi bir insanın yaşayabilmesi için kendini gizlemesi gerekiyorsa, sorun gerçekten insanın doğasında mı; yoksa yaşadığımız düzenin kendisinde mi?
Bu soru bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. Çünkü çağımızda iyilik çoğu zaman görünürlükle karıştırılıyor. İnsanlar iyilik yapmaktan çok iyilik yaptıklarını göstermeye çağrılıyor. Sosyal medya çağında iyilik bile bir sahneye dönüşebiliyor.
Brecht’in tiyatrosu bu yüzden hâlâ güncel. O bize yalnızca şeffaf olan iyi insanı değil, şeffaf olan iyi insanın yaşarken zorlandığı dünyayı gösterir.
Belki de asıl mesele şu soruda gizlidir:
“Şeffaf İyi olmak mı zor, yoksa iyi kalabilmek mi?”
Çünkü iyilik tek başına bir erdem değildir; aynı zamanda bir dayanıklılık ve karakter meselesidir. Şeffaf iyi insan olmak, maskesiz yaşamayı göze almak demektir. Oysa maskesiz yaşamak, çoğu zaman insanın kendini savunmasız bırakması anlamına gelir. Buna rağmen iyi kalabilmek, insanın içsel dirayetini koruyarak kırılma ihtimalini de göze alabilmesidir. Zira gerçek iyilik, korunmuş bir güvenliğin değil; kırılabilirliğe rağmen sürdürülen bir karakterin ifadesidir.
Brecht’in metni tam da bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü bize kolay bir cevap vermez. Şeffaf İyi insanın ödüllendirildiği bir dünya sunmaz. Tam tersine şu soruyu sorarak bizi biz ile baş başa bırakır:
“Şeffaf bir iyi olmak istiyoruz… ama nasıl?”
Belki de modern insanın en büyük ahlaki sınavı tam da burada başlıyor: İyiliği bir rol gibi taşımak değil, onu sömürülmeden ve yanlış anlaşılma ihtimaline rağmen bir karakter olarak sürdürebilmekte. Çünkü gerçek iyilik, alkış bekleyen bir sahne performansı değil; insanın kendi vicdanıyla kurduğu sessiz ve kararlı bir sadakattir. Bu nedenle iyi kalmak, çoğu zaman anlaşılmamak pahasına bile olsa, insanın kendi hakikatinden vazgeçmemesini gerektirir.
Manipülatif sömürüye, modern çağın altın kafesine ve “elâlemin” beklenti ölçeğine rağmen şeffaf bir insanın en görünür özelliği şudur: Çark kime dönerse dönsün ve ne pahasına olursa olsun kendini gizlemeyi bırakmak; vicdandan bağımsız bir niyetin mümkün olmadığına inanmayı hayatının şiârı hâline getirmektir. Bu nedenle insan, hata yapabilir ve kırılabilir olsa da içsel bir dirayetle ikinci bir karaktere sığınmadan iyi kalmayı sürdürebilir.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum