KİBİR
23 Nisan 2026, Perşembe 17:00Bizi Buna İlk Kim İkna Etti?
Rasgele bir günde rastgele bir sebeple “BU DA BENİM” dediği her şeyi terk edecek insanoğlunu kibre ilk kim ikna etti? “Kibir bende ne gezer”, deyip cümlelerin alt metnine sinsice yerleştirdiğimiz o üstünlüğü kim ikram etmiş olabilir bize?
Tanrı mı? “Sanmam”. “O” fazlası ile adil.
Evren mi? “Sanmam”. Süreli canlılar olduğumuz için hiçbirimiz onun umurunda değiliz.
Kök ailemiz mi? “Şüpheli”. Zira her ebeveyn kopyası olmasa da benzerini yetiştirir.
Bu sorunun kesin bir cevabı var mı? “Tartışılır”. Fakat belki de bizi sonuca götürecek “kim” den çok “ne zaman?” sorusudur.
Peki Bu Ne Zaman Başladı?
Kibir, insanın iç dünyasının dışında gelişip sonrasında gelip içine yerleşen bir düşünce değil, içinden filizlenen ve o iç dünyanın ikna olduğu makul sebepler ile büyüyen bir eğilimdir. İnsanoğlunun bu tuhaf eğilim ile hikayesi bir gün kulağına eğilip “sen herkesten üstünsün” denildiği anla başlamadı elbette. Daha çok, ilk kez o ezikliği hissetmenin verdiği dinamik ile kendimizi başkalarıyla kıyasladığımız o sessiz anla başladı.
İnsan var olduğu andan itibaren mayasında barındırdığı eksiklik ve imkânlı olmak ile sürekli bir arayışta olmuştur. Hem her şeye çok eksik hem her şey mümkündür insan doğasında. Bu arayış serüveni, “kendini geliştirme çabasından çıkıp kendini yüceltme ihtirasına” dönüştüğünde ise oracıkta kibir belirivermiştir. Galiba ilk “ikna” anı, insanın kendi iç sesini yanlış yorumladığı o andır: “Ben farklıyım ve üstünüm” düşüncesi, zamanla “ben sizden daha iyiyim” e evrilmiş ve bu da insan yaşamına sinsi şekilde sirayet etmiştir. Bu nokta da ise o flu alan, insanın kendi hakikatinden uzaklaştığı yer halinde belirginleşerek bireyi farazi bir hissin suni tatmini ile oyalamıştır. Artık bu eğilim sadece bireyi ilgilendiren bir durum olmaktan çıkmış ve toplumun sorunu haline gelmeye müsait bir çürüme tohumunun filizini yeşertmiştir.
Bu filizlenme elbette çeşitli unvan, rütbe nam vs. (siz kendi bilinç dünyanıza göre doldurun) ile sulanacak ve bir güç göstergesi olarak toplumun tüm kurumlarına ve insanın tüm ilişkilerine kök salacaktı. Fakat bir nüans barındıran bu büyüklenme ne kadar güç göstergesi olsa da aslında, derin bir kırılganlığın maskesinden başka bir şey değildir.
Kendin geliştirme ve anlama yolculuğundan uzak her birey zıt kaygıların telaşında absürt eylemler sergilemeyi başaran(!) bir varlık olarak; düşmekten ne kadar korkuyorsa elbette kendini de o denli yüceltmeyi seçecekti. Çünkü bir savunma mekanizması olan “Ego” çoğu zaman kendi farkındalığından uzak bireye bu yüceltmeyi alternatif değil öncelik olarak sunacaktı. Hem zaten insanın kendi yetersizlikleriyle yüzleşmekten kaçınmasının zarif bir yolu da bu olmalıydı(!) değil mi? Bu yüzden ki (her ne kadar kabul etmeseler de) kibirli insan, dışarıdan bakıldığında güçlü görünse de aslında iç dünyasında sürekli bir tehdit kaygısı yaşamaktadır. Ne kadar da üzücü değil mi?
Egoyla beslenen bu eğilimi tamamen bireyin omuzlarına yüklemek de çok adil değil aslında. Toplum da bu “ikna” sürecinin görünmez ama etkili bir parçasıdır. Tohumun atılışında değil elbette ama kök salıp derinleşmesinde payı sanıldığından da büyük zannımca. Başarıyı yücelten, ama emeği ve süreci görmezden gelen sosyal bir düzen içerisinde insanların farkında olarak ya da olmayarak egoya sığınması kaçınılmaz bir son gibi durmakta. Sürekli karşılaştırılan, sıralanan ve ölçülen bireyler, zamanla kendilerini değerli hissetmenin yolunu başkalarından üstün olmaktan geçer zannına kapılır. Böylece kibir, bireysel bir kusur olmaktan çıkar; kolektif bir alışkanlığa dönüşür. Böyle bir zeminde kibir artık bireysel bir zaaf değil toplumsal olarak yeniden üretilen bir acziyettir.
Peki Bizi Kibre Bu Kadar Kolay İkna Eden Ne ve Bunun Panzehri Nedir?
Kendi gerçekliğinden uzak bireyler için kibrin kısa vadede de olsa suni bir tatmin ediciliği haz vermektedir, egoya hızlı bir anlam ve üstünlük hissi verir ve kolaylığı da buradan gelir.
“Peki nedir bunun tedavisi?”
Daha derin ama daha zahmetli içsel bir yolculuk gerektiren “tevazu”. Emek gerektirir, yorar, kendini anlamak, kendiyle sınanmak, kendiyle yüzleşmek gibi zorlu bir süreçten geçirir. Kendini olduğu gibi görmek, eksikliklerini kabul etmek ve başkalarıyla eşit bir düzlemde var olmayı kabullenmek; insan için her zaman kolay değildir. Bunu yapabilmek ve sonuçlarını kabul etmek ise ne istediğini bilen bir cesaretin meyvesidir. Tüm bunlardan sonra artık bizi bu eğilime meyil ettiren şeyin tek bir sebep, an, kişi olmadığını biliriz. Bu, insanın kendi iç yolculuğunda verdiği küçük ama kritik kararların hepsidir.
Belki bir gün, kendimize dürüstlük ve cesaretle şu soruyu yöneltmeyi öğreniriz: Bugün attığım adımlar beni kendimi gerçekten anlamaya mı yaklaştırdı, yoksa yalnızca kendi benliğimi yüceltmenin incelikli bir yanılsamasına mı sürükledi?


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum