<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Gazete Seyyar : Gaziantep Haber - Gaziantep Son Dakika</title>
        <link>https://www.gazeteseyyar.com/</link>
        <description>Gaziantep Haber, Gaziantep Son Dakika, Gaziantep Güncel Haber ve gelişmeler için en doğru adres Gazete Seyyar.</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Bir Doğru Yer Meselesi</title>
                <category>Sonya Lâl</category>
                <link>https://www.gazeteseyyar.com/makale/bir-dogru-yer-meselesi-7</link>
                <author>gazeteseyyar@gmail.com (Sonya Lâl)</author>
                <guid>https://www.gazeteseyyar.com/makale/bir-dogru-yer-meselesi-7</guid>
                <description><![CDATA[Bir Doğru Yer Meselesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><strong><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">“Konumunuz yanlış ise eğer yaşamak sizi fark ettirmeden bir pazarlığın parçası haline getiriverir”. &nbsp;</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Affektmag Bubilet’ in “Değişime gerek kalmadan sevileceğiniz yerler sizi bekliyor” sözü, bu hakikatin hatırlatıcı bir detayı gibi durmakta. Çoğu zaman sevilmek için değişmesi gerektiğine inandırılarak büyüyen insan canlısı için en içsel yalnızlığını yeşertmeye müsait bir kaygı evrenidir “olduğun halinle yetememe korkusu.” Bu korkunun ertesinde kendimizden ödünler veririz. Kendimizi törpüleriz, bastırırız, saklarız. Bazen sesimizi kısarız, bazen fazlalık sandığımız “<strong>duygularımızı</strong>” baskılarız (ne kadar da acımasız ve ne kadar da acınası). Çünkü öğrendiğimiz şey şudur: “Başkasına yetemediğin sürece yeterince sevilmezsin”. Böylece insanı kendisinden uzaklaştıran dahalar zincirini boynumuza taktığımız yere konumlanırız; daha uslu olursan daha çok sevilirsin, daha başarılı olursan daha çok sevilirsin, daha güçlü, daha güzel daha uyumlu, daha, daha, daha. İnsanı kendisi olma hakikatinden uzaklaştıran bir sürü daha…</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">-Peki bu dahaların sonrasında gelen sevgi bir ödül mü yoksa tutsaklık mı? Sevgi ve tutsaklık kelimesinin aynı cümledeki varlığı nasıl da fark edilmeden belirdi değil mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">-Eğer gerçek bir yerden bakıyorsanız şu soru sizi rahatsız etmeye başlar: Peki insan bu pazarlıkta sürekli kendini eksik hisseden ve dönüştürmek zorunda olan eksik bir taslak mıdır?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Oysa hakiki olan bir sevginin dahalar zincirine ihtiyacı yoktur. O, insanı değiştirmeyi değil anlamayı seçer bu anlama zemininde onun olduğu şeyi görmeyi yeğler. Böyle bir zeminde var olan sevgi bilir ki; insanın özü düzeltilmesi gereken bir hata değil, keşfedilmesi gereken bir derinliktir. Tam da bu yüzdendir ki “ait olunmadığımız topraklar bize yeşermekten ziyade solarak kurumayı vaat eder.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><strong><span style="font-size:14.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bu Pazarlıktan Bizi Kurtaracak Olan Ne? </span></span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Dünyanın bir yerinde belki bir insanda, belki bir zamanda bizi kendi hâlimizle kabul eden bir alan elbette vardır. Keşfetmemiş olmak bu alanın yokluğu anlamına gelmez. Bu alanı aramak elbette ki mümkün fakat bazı durumlarda her arayış bulmanın müjdesini taşımaz. Bu bulamama hali bir vazgeçişi de beraberinde getirir mi? Kendiliğinden uzak bireyler içinse tabii ki; evet. Ama tüm bu arayış ve ötekilerden bağımsız bir üçüncü yol da mümkün: Hiç kimseye ihtiyaç duymadan “kendi içimizde, kendi içimizin derinliğinde, kendimizi anlayarak ve kendimize sahip çıkarak” bu alanı oluşturabilir solarak kurumayı öğrenilmiş bir çaresizlikten çıkarıp bilinçli bir yeşermeyi zorlayabiliriz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Böyle bir farkındalık ile elde ettiğimiz bu konumda çaba göstermek zorunda kalmadan, dayatılmış herhangi bir role bürünmeden, eksiklerimizi saklanacak bir kusur olmaktan çıkarıp anlaşılacak parçalar hâline getirmiş oluruz. Mühim olan doğru konumun kimde ya da nerede olduğunu çıplak bir zihin ile anlayabilmek. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Konum ne?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">O kişi mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">O an mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Yoksa ben mi? &nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Burada kast ettiğim değişim zihinlerde, dönüşümün ve gelişimin gereksiz olduğu algısını beslemesin insan elbette değişir, gelişir, dönüşür. Ama bu dönüşüm, sevilmek için değil; kendini gerçekleştirmek içinse kıymetlidir. Aradaki fark ise naif bir incelik net bir belirleyicilik taşır. Biri dışarıya ait bir zorunluluk, diğeri içten gelen bir ihtiyaçtır. İlki insanı yorar, ikincisi ise insanı özgürleştirir. Belki de en büyük yanılgılarımızdan biri de sevgiyi bizi daha “iyi” versiyonumuza ulaştıracak olan bir araç olarak görmemizdir. Oysa gerçek sevgi, zaten yeterli olduğumuzu fısıldayan huzurlu bir sestir. İnsanı büyüten, geliştiren, dönüştüren bir diğerine ya da yoldaşına benzeten şey de eksik hissettirilmek değil; olduğu hâliyle kabul edildiğini bilmektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bu yüzden bazen durup kendimize şu soruyu sormalıyız: Değişmek istiyor muyum, yoksa sevilmek için mi değişmeye çalışıyorum? Çünkü bu sorunun cevabı, bizi ya kendimize yaklaştırır ya da kendimizden biraz daha uzaklaştırır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bilmiyorum ama belki de hayat, tam da bu ayrımın içinde anlam kazanır. Çünkü bir gün, bir yerde, hiçbir çaba göstermeden anlaşılabildiğinizi fark ettiğinizde, aslında ilk kez gerçekten “görüldüğünüzü” anlarsınız. İşte o an, insanın içindeki bütün yorgunluklar susar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">O doğru yeri bulmanız dileği ile…</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 14:30:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.gazeteseyyar.com/images/kullanicilar/2026/03/zehra-celik-1773393163.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KİBİR</title>
                <category>Sonya Lâl</category>
                <link>https://www.gazeteseyyar.com/makale/kibir-6</link>
                <author>gazeteseyyar@gmail.com (Sonya Lâl)</author>
                <guid>https://www.gazeteseyyar.com/makale/kibir-6</guid>
                <description><![CDATA[KİBİR]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><strong><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bizi Buna İlk Kim İkna Etti?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Rasgele bir günde rastgele bir sebeple <strong>“<em>BU DA BENİM</em>” </strong>dediği her şeyi terk edecek insanoğlunu kibre ilk kim ikna etti? “<em><strong>Kibir bende ne gezer</strong></em>”, deyip cümlelerin alt metnine sinsice yerleştirdiğimiz o üstünlüğü kim ikram etmiş olabilir bize? </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Tanrı mı? “Sanmam”.&nbsp; “O” fazlası ile adil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Evren mi? “<em><strong>Sanmam</strong></em>”. Süreli canlılar olduğumuz için hiçbirimiz onun umurunda değiliz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Kök ailemiz mi? “<em><strong>Şüpheli</strong></em>”. Zira her ebeveyn kopyası olmasa da benzerini yetiştirir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bu sorunun kesin bir cevabı var mı? “<em><strong>Tartışılır</strong></em>”. Fakat belki de bizi sonuca götürecek “<em><strong>kim</strong></em>” den çok “<em><strong>ne zaman</strong></em><strong>?</strong>” sorusudur. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><strong><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Peki Bu Ne Zaman Başladı? </span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Kibir, insanın iç dünyasının dışında gelişip sonrasında gelip içine yerleşen bir düşünce değil, içinden filizlenen ve o iç dünyanın ikna olduğu makul sebepler ile büyüyen bir eğilimdir. İnsanoğlunun bu tuhaf eğilim ile hikayesi bir gün kulağına eğilip “sen herkesten üstünsün” denildiği anla başlamadı elbette. Daha çok, ilk kez o ezikliği hissetmenin verdiği dinamik ile kendimizi başkalarıyla kıyasladığımız o sessiz anla başladı. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">İnsan var olduğu andan itibaren mayasında barındırdığı eksiklik ve imkânlı olmak ile sürekli bir arayışta olmuştur. Hem her şeye çok eksik hem her şey mümkündür insan doğasında. Bu arayış serüveni, “kendini geliştirme çabasından çıkıp kendini yüceltme ihtirasına” dönüştüğünde ise oracıkta kibir belirivermiştir.&nbsp; Galiba ilk “ikna” anı, insanın kendi iç sesini yanlış yorumladığı o andır: “Ben farklıyım ve üstünüm” düşüncesi, zamanla “ben sizden daha iyiyim” e evrilmiş ve bu da insan yaşamına sinsi şekilde sirayet etmiştir. Bu nokta da ise o flu alan, insanın kendi hakikatinden uzaklaştığı yer halinde belirginleşerek bireyi farazi bir hissin suni tatmini ile oyalamıştır. Artık bu eğilim sadece bireyi ilgilendiren bir durum olmaktan çıkmış ve toplumun sorunu haline gelmeye müsait bir çürüme tohumunun filizini yeşertmiştir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Bu filizlenme elbette çeşitli unvan, rütbe nam vs. (siz kendi bilinç dünyanıza göre doldurun) ile sulanacak ve bir güç göstergesi olarak toplumun tüm kurumlarına ve insanın tüm ilişkilerine kök salacaktı. Fakat bir nüans barındıran bu büyüklenme ne kadar güç göstergesi olsa da aslında, derin bir kırılganlığın maskesinden başka bir şey değildir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Kendin geliştirme ve anlama yolculuğundan uzak her birey zıt kaygıların telaşında absürt eylemler sergilemeyi başaran(!) bir varlık olarak; düşmekten ne kadar korkuyorsa elbette kendini de o denli yüceltmeyi seçecekti. Çünkü bir savunma mekanizması olan “Ego” çoğu zaman kendi farkındalığından uzak bireye bu yüceltmeyi alternatif değil öncelik olarak sunacaktı. Hem zaten insanın kendi yetersizlikleriyle yüzleşmekten kaçınmasının zarif bir yolu da bu olmalıydı(!) değil mi? Bu yüzden ki (her ne kadar kabul etmeseler de) kibirli insan, dışarıdan bakıldığında güçlü görünse de aslında iç dünyasında sürekli bir tehdit kaygısı yaşamaktadır. Ne kadar da üzücü değil mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Egoyla beslenen bu eğilimi tamamen bireyin omuzlarına yüklemek de çok adil değil aslında. Toplum da bu “ikna” sürecinin görünmez ama etkili bir parçasıdır. Tohumun atılışında değil elbette ama kök salıp derinleşmesinde payı sanıldığından da büyük zannımca. Başarıyı yücelten, ama emeği ve süreci görmezden gelen sosyal bir düzen içerisinde insanların farkında olarak ya da olmayarak egoya sığınması kaçınılmaz bir son gibi durmakta. Sürekli karşılaştırılan, sıralanan ve ölçülen bireyler, zamanla kendilerini değerli hissetmenin yolunu başkalarından üstün olmaktan geçer zannına kapılır. Böylece kibir, bireysel bir kusur olmaktan çıkar; kolektif bir alışkanlığa dönüşür. Böyle bir zeminde kibir artık bireysel bir zaaf değil toplumsal olarak yeniden üretilen bir acziyettir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><em><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><strong><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Peki Bizi Kibre Bu Kadar Kolay İkna Eden Ne ve Bunun Panzehri Nedir?</span></strong></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Kendi gerçekliğinden uzak bireyler için kibrin kısa vadede de olsa suni bir tatmin ediciliği haz vermektedir, egoya hızlı bir anlam ve üstünlük hissi verir ve kolaylığı da buradan gelir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><em><strong><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">“Peki nedir bunun tedavisi?” </span></span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Daha derin ama daha zahmetli içsel bir yolculuk gerektiren “<strong>tevazu</strong>”. Emek gerektirir, yorar, kendini anlamak, kendiyle sınanmak, kendiyle yüzleşmek gibi zorlu bir süreçten geçirir. Kendini olduğu gibi görmek, eksikliklerini kabul etmek ve başkalarıyla eşit bir düzlemde var olmayı kabullenmek; insan için her zaman kolay değildir. Bunu yapabilmek ve sonuçlarını kabul etmek ise ne istediğini bilen bir cesaretin meyvesidir. Tüm bunlardan sonra artık bizi bu eğilime meyil ettiren şeyin tek bir sebep, an, kişi olmadığını biliriz. Bu, insanın kendi iç yolculuğunda verdiği küçük ama kritik kararların hepsidir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,&quot;serif&quot;">Belki bir gün, kendimize dürüstlük ve cesaretle şu soruyu yöneltmeyi öğreniriz: Bugün attığım adımlar beni kendimi gerçekten anlamaya mı yaklaştırdı, yoksa yalnızca kendi benliğimi yüceltmenin incelikli bir yanılsamasına mı sürükledi?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 17:00:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.gazeteseyyar.com/images/kullanicilar/2026/03/zehra-celik-1773393163.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zombi Gibi Yaşamak: Modern İnsan ve Hız Tuzağı</title>
                <category>Sonya Lâl</category>
                <link>https://www.gazeteseyyar.com/makale/zombi-gibi-yasamak-modern-insan-ve-hiz-tuzagi-5</link>
                <author>gazeteseyyar@gmail.com (Sonya Lâl)</author>
                <guid>https://www.gazeteseyyar.com/makale/zombi-gibi-yasamak-modern-insan-ve-hiz-tuzagi-5</guid>
                <description><![CDATA[Zombi Gibi Yaşamak: Modern İnsan ve Hız Tuzağı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sabah kalktığınızda ne yapıyorsunuz? Telefonumuza bakıp gelen mesajları kontrol ediyor bir iki gündemi tarıyor, sosyal medyada birkaç paylaşımı kaydırıp günü hissetmek… sonrası ??</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Varsa bir işiniz, işe gitmek, gün boyu işleri yetiştirmek… Rutinleri tamamlamak… </span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Akşam evinize vardığınızda yorgun ve biraz boş hissederek yatağa uzanmak… </span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ve ertesi gün yine aynı döngü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Bu hızlı, aceleci, tüketim odaklı hayat, bizi farkında olmadan bir tür zombi hâline getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sırf adında aşk var diye açtığım bir yapım tüm bu curcunanın farkındalığına boğdu beni.. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Only Lovers Left Alive (Sadece Âşıklar Hayatta Kalır)</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Filmde günümüz insanı, vampirlerin gözünden “zombi” olarak adlandırılıyor. Ama bu zombi, bildiğimiz korku filmi karakterlerinden farklı. Yürüyorlar, konuşuyorlar, alışverişe gidiyorlar, işlerine devam ediyorlar… yani ne kadar da tam biz, diyorsunuz. Film bunu fark ettirerek, modern yaşamın yüzeysel ve hız odaklı yapısını yerden yere vurmadan damardan eleştiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Adam karakteri, bu dünyaya tamamen yabancı ve rahatsız bir figür. Yüzyıllardır yaşayan bir vampir olarak, sanatın, tarihin ve müziğin derinliklerine aşina. Ama günümüz dünyasında insanlar artık hiçbir şeyin değerini bilmediği için zombi gibi geliyor ona. Her şey hızlı ve geçici. Şarkılar, kitaplar, şehirler… her şey tüketiliyor, hiçbir şey gerçekten yaşanmıyor. Adam için zamanın akışı, hızla tüketilen bir kayıp gibi. Bu farkındalık, onu hem yoruyor hem de hayatta kalmasını zorlaştırıyor. Ahşap bir mermimin göğsünü delmesi an meselesi gibi dursa da Eve’ e olan aşkı bu süreğen yaşamı katlanabilir hâle getiriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Eve ise Adam’dan farklı bir yol izliyor. O da farkında ama hayatla bağını koparmıyor. Kitaplarda, müzikte ve küçük anlarda anlam buluyor. Ona göre zaman, sadece geçip giden bir şey değil; yaşanacak, hissedilecek ve paylaşılacak bir deneyim. Eve’nin tavrı, modern yaşamın aceleciliğine ve tüketim odaklı yapısına karşı bir direnç oluşturuyor. Film burada bize çok net bir mesaj veriyor: Zombi gibi yaşamak ya da her şeyin farkında olup mutsuz olmak dışında üçüncü bir yol var. Bu yol bazen değil çoğu zaman cesaret gerektiren o ince çizgiden devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Filmdeki vampirler, insanları “zombi” olarak görürken, aslında bize modern insanın durumu hakkında ipuçları veriyor. Çoğumuz bazen Adam gibi düşünüyor, bazen de Eve gibi davranmaya çalışıyoruz. Adam gibi yaşıyor, Eve gibi yol çiziyoruz. Kimi zaman da bu zombilere maruz kalmanın tahammülsüzlüğü ile çırpınıyoruz. Ama çoğu zaman farkında olmadan bu döngüye kapılıp gidiyoruz. Telefonu elimize aldığımızda bile aslında bir anı kaybediyoruz. Düşünmeden içerik tüketiyor, zamanı aceleyle geçiriyoruz. İşte bu, zombi hâlinin en basit açıklaması: yaşayan ama farkında olmayan bir bilinç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Zombi olmak sadece bir eleştiri değil; bir çeşit kaçış da olabilir. Çünkü her şeyin farkında olmak, her anın anlamını düşünmek insanı yorar. Adam tam olarak bunu yaşıyor. Bilinç arttıkça, geçmişin ağırlığı ve geleceğin belirsizliği daha da hissedilir hâle geliyor. Modern insan da benzer bir noktaya doğru ilerliyor: çok şey görüyor, çok şey biliyor ama giderek daha az tat alıyor. (!!)</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Film bunu görsel olarak da çok etkileyici bir şekilde sunuyor. Uzun planlar, yavaş sahneler, sessizlikler… İzleyiciye acele etmeden zamanın içinde durmayı öğretiyor gibi. Modern insan ise buna alışkın değil. Her şey hızlı; filmleri bile “bölüm bölüm” izlemeye, müzikleri hızlıca kaydırmaya, anı yaşamadan tüketmeye alıştık. İşte tam da bu yüzden filmdeki vampirler, insanlara göre çok daha derin bir yaşam hissine sahip. Çünkü zamanın farkındalar ve onu aceleyle tüketmiyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Kan içme sahneleri de aynı temayı destekliyor. Vampirler, doğrudan öldürmek yerine “temiz” kan buluyorlar. Bu sadece hayatta kalma meselesi değil; aynı zamanda modern insanın deneyimlerine dair bir metafor. İnsanlar artık doğrudan yaşamıyor; yaşamı bir araç üzerinden tüketiyor. Sosyal medyadan bakmak, ekran üzerinden yaşamak… Kan, filmde bu “yaşamın ikamesi” olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca bu sahneler bağımlılık ve arzu ekseninde de çok anlamlı. Adam, bağımlılığa daha yatkın; Eve ise kontrolü elinde tutuyor. Modern dünyada bağımlılık ve haz ilişkisi de neredeyse aynı şekilde işliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Filmde aşk ise çok önemli bir denge unsuru. Adam ve Eve’in ilişkisi romantik bir tutku değil; bir tür varoluşsal bağ. Zamanın ağırlığı, anlam krizleri, tüketim ve yüzeysellik içinde, aşk onları ayakta tutan tek “şey” gibi. Aşk, tek başına bilinçli kalmayı sağlamıyor; aynı zamanda birbirlerini zombi olmaktan koruyan bir bağa dönüşüyor. Bu yüzden film şunu ima ediyor: farkındalık ve bağ kurma birlikte olursa, yaşamın ağırlığı daha katlanılır hâle geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama film aynı zamanda umut da veriyor. Zombi olmamak için büyük kararlar almak gerekmez. Küçük anlarda farkındalık yaratmak yeterli: kahveni acele etmeden içmek, bir insanla gerçekten konuşmak, bir şarkıyı hissetmek… Bu küçük anlar, modern dünyada hayatta kalmanın ve kendini hissetmenin en değerli yolları. Eve’nin tavrı tam olarak bunu gösteriyor: zamanın farkında olmak, onu tüketmek değil, onunla bağ kurmak demek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yapım sonuç olarak, bizi hem uyarıyor hem de bize bir çok açıdan rehberlik ediyor. Hız ve tüketim tuzağına kapılırsak, farkında olmadan zombi olacağız. Ama küçük anlarda bilinçli olabilir, anlam yaratabilir ve bağ kurabiliriz. Dünya anlamsız gibi görünse de, birlikte olduğumuzda, dikkatle baktığımızda, zamanın ağırlığı katlanılır hâle gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Filmin en basit ama en bize açık penceresi galiba şu: </span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yaşıyor muyuz, yoksa sadece gündelik o rutinler ile oyalanıyor muyuz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ya da tüm bu hız, tüketim ve tükenmişlik çağında zamansız olan ve tüm zamanların hızını durduran ve yüzyıllardır ayakta kalabilen tek anlamlı bağ “aşk” mı? ‎&lt;Bu mesaj düzenlendi&gt;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 12:50:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.gazeteseyyar.com/images/kullanicilar/2026/03/zehra-celik-1773393163.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Sen ile Sen” Hesaplaşması</title>
                <category>Sonya Lâl</category>
                <link>https://www.gazeteseyyar.com/makale/sen-ile-sen-hesaplasmasi-4</link>
                <author>gazeteseyyar@gmail.com (Sonya Lâl)</author>
                <guid>https://www.gazeteseyyar.com/makale/sen-ile-sen-hesaplasmasi-4</guid>
                <description><![CDATA[“Sen ile Sen” Hesaplaşması]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Her insan kendinin evidir ve günün sonunda herkes evine döner. İnsanın en zor yolculuğu ise dışarıya değil, içeriye doğru yaptığı yolculuktur.<br />
Ve çoğumuz bu yolculuğu sürekli erteleriz.&nbsp;</p>

<p>Modern hayatın ve gündelik yaşamın en büyük konforu, insanı kendi özünden ve benliğinden uzak tutabilmesi olmuştur ve çoğumuz bu konforun müptelası konumundayız. Sürekli bir şeylerle meşgulüz: işler, ilişkiler, ekranlar, planlar, “<em><strong>insanlar</strong></em>”… Ama tüm bu hareketin içinde dikkat çekici bir şey var: “<strong><em>Kendimizle baş başa kalmaktan kaçışımız</em></strong>”. Belki de çoğumuzun korkusu o sessizlikte duyacağımız şey ile ne yapacağımızı bilemeyişimiz… En büyük konforun bıraktığı bu hasarın altından ya sağ çıkamazsam korkusu.</p>

<p>İnsanın kendisiyle hesaplaşması diğer tüm hesaplaşmalardan daha zor olanıdır. Çünkü bu hesaplaşma, dışarıya karşı verdiğimiz imajla değil, içeride sakladığımız gerçeklikle ilgili bir yüzleşmedir. Kendimize anlattığımız hikâyeler vardır: “Ben elimden geleni yaptım”, “Şartlar böyleydi”, “Zaten başka türlüsü mümkün değildi.” Oysa içten içe biliriz ki, bazı seçimlerimiz korkudan, bazı susuşlarımız cesaretsizlikten, bazı kabullenişlerimiz ise yorgunluktan doğmuştur. Aslında tüm “<em><strong>şartlar böyleydi</strong></em>” bahanelerinin dinamiği kendimizle yüzleşmeye cesaret edememiş olmamızdandır.&nbsp;</p>

<p>Bu noktada da belirleyici olan şey ise insanın kendine karşı dürüst olabilmesidir. Çünkü çoğu zaman başkalarına değil, kendimize yalan söyleriz. Bu yalanlar bizi koruyor gibi görünse de bunlarla yüzleştiğimizde neden yerimizde saydığımızın gerçeği ile karşı karşıya kalırız aslında.&nbsp;</p>

<p>Burada bahsettiğim “sen ile senin hesaplaşması” kendinle hesaplaşırken kendini suçlamak değildir. Bu önemli bir ayrım. Anlatmak istediğim , geçmişi didik didik edip kendine yüklenmek değil; olanı olduğu gibi görebilmektir. Ne eksik ne fazla. Çünkü biz &nbsp;insanlar ancak gerçeği kabul ettiğiniz noktada değişim ihtimaline kapı aralarız.</p>

<p>Bugün birçok insanın yaşadığı sıkışmışlık hissinin altında da bu ertelenmiş yüzleşmeler yatıyor. “Hayatım neden böyle?”, “Ben bunu hak etmedim”, “Bana bunu neden yaptı?” sorusunun cevabı çoğu zaman dış koşullarda, diğer insanlar da değil, iç dünyamızda saklıdır. Ama bu saklı dehlize dalmak ve cevabı görmek, cesaret ister. Çünkü o cevap, alıştığımız konfor alanını sarsar. Belki de bu yüzden çoğumuz değişmek yerine oyalamayı, oyalanmayı seçiyoruz. Aynı döngüler, aynı hatalar, aynı hayal kırıklıkları…&nbsp;<br />
Farklı sonuçlar bekleyerek aynı hayatı yaşamaya devam ediyoruz.</p>

<p>İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatındaki en temel ilişkidir. Orada “sen ile sen” arasında bir kopukluk ve iki yüzlü bir ilişki varsa, hiçbir dış başarı o boşluğu dolduramaz. Kendinle barışmadan, kendini gözden geçirmeden, kendini yargılamadan dünyayla barışmak da mümkün değildir.</p>

<p>Varoluşunu anlamlandırmak isteyen her birey için, “sen ile sen” hesaplaşması kaçınılmazdır. Ertelenebilir, bastırılabilir, görmezden gelinebilir ama ortadan kaldırılamaz. Ve belki de hayatın en kritik eşiği, şu soruyu gerçekten sormaya cesaret ettiğimiz andır: “<strong>Ben gerçekten kimim ve beni ne mutlu eder; buna karşın ben nasıl bir hayat yaşıyorum, “kendi gerçekliğim” görülen dünyada ne kadar baskın ?</strong>”&nbsp;</p>

<p>Bu sorunun cevabı rahatsız edici olabilir. Ama aynı zamanda ruhun özgürlüğü de bu rahatsız ediciliğin şiddetinde saklıdır.&nbsp;</p>

<p>Bu soruyu ama bugün, belki yarın, neticede muhakkak kendimize sormalıyız. &nbsp;Çünkü insan, kendine ve çevreye rağmen değil; ancak çevrenin küçük etkisiyle beraber “kendini anlayarak” dönüşüp değişebilir.</p>

<p>Zira;<br />
<strong>“En sahici dönüş eve olandır”</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 12:26:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.gazeteseyyar.com/images/kullanicilar/2026/03/zehra-celik-1773393163.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şans Sandığımız Şey Ne Aslında?</title>
                <category>Sonya Lâl</category>
                <link>https://www.gazeteseyyar.com/makale/sans-sandigimiz-sey-ne-aslinda-3</link>
                <author>gazeteseyyar@gmail.com (Sonya Lâl)</author>
                <guid>https://www.gazeteseyyar.com/makale/sans-sandigimiz-sey-ne-aslinda-3</guid>
                <description><![CDATA[Şans Sandığımız Şey Ne Aslında?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Günlük hayatta ne kadar kolay konuşuyoruz: “Onun evi var, çok şanslı.” “Evlendi, hayatı kurtuldu.” “Çocuğu var, ne güzel kader…” Bu cümleler o kadar sıradan ki, çoğu zaman durup düşünmüyoruz bile. Ama aslında burada küçük bir kayma var: Biz “şans” dediğimiz şeyi, başkasının sahip olduklarıyla ölçüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü fark etmeden şansı bir duygu ya da deneyim olmaktan çıkarıp, bir karşılaştırma aracına dönüştürüyoruz. Yani mesele artık “benim hayatım ne?” değil; “başkasında ne var, bende ne yok?” oluyor. Bu da insanı kendi hayatından uzaklaştıran en hızlı yol.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Oysa düşünürseniz, birinin evli olması ya da olmaması, çocuğu olması ya da olmaması tek başına “iyi” ya da “kötü” bir hayat anlamına gelmez. Bunlar sadece hayatın farklı biçimleri. Ama biz bu biçimlere anlam yüklerken işi kolaylaştırıyoruz: Sahip olan “şanslı”, olmayan “eksik.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Böyle olunca da çok kritik bir şey oluyor: Kontrol edemediğimiz alanları büyütüyoruz, kontrol edebileceğimiz alanları küçültüyoruz. “Benim şansım yok” dediğimiz anda aslında şunu da demiş oluyoruz: “Benim yapabileceğim bir şey yok.” İşte bu, fark edilmeden yapılan bir vazgeçiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Halbuki gerçek daha sade. Hayat dediğimiz şey, bize dağıtılan kartlardan çok, o kartlarla ne yaptığımızla ilgili. Evet, herkes aynı yerden başlamıyor. Evet, dış koşullar var. Ama bir noktadan sonra mesele şansa kalmıyor; mesele tutum oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Şunu da açıkça söylemek lazım: “Şanssızlık” dediğimiz şey her zaman bir eksiklik değildir. Bazen bir boşluktur. Ve o boşluk, insanın kendini kurabileceği bir alan açar. Hazır gelen bir hayatın içinde sürüklenmek yerine, kendi yolunu çizmek zorunda kalırsın. Bu daha zor olabilir ama daha gerçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü insan, kendisinin kurmadığı bir hayatın tam anlamıyla sahibi olamaz. Dışarıdan gelen şeyler konfor sağlar ama anlam vermez. Anlam, içeriden kurulur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">O yüzden başkasının hayatına bakarken sadece görünen tarafı görüp “ne şanslı” demek eksik bir bakıştır. Kimse kimsenin yükünü, bedelini, iç hikâyesini tam olarak bilmez. Biz sadece vitrini görüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Peki sonuç ne?</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ne sadece azim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ne sadece şükür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ne de tamamen teslimiyet.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Gerçek denge şu üçlünün birlikte var olmasında:</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Azim, çünkü insan hayatına müdahale edebileceği alanları kullanmak zorunda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şükür, çünkü her şey kontrolümüzde değil ve elde olanı görmeden sağlıklı kalamayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; •&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Teslimiyet, çünkü bazı şeyler gerçekten bizim dışımızda ve bunu kabul etmeden huzur mümkün değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Ama bunların içinde en belirleyici olan şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">İnsan, kendi hayatının sorumluluğunu aldığı ölçüde “şanslıdır.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,&quot;sans-serif&quot;">Yani şans, başına gelen değil; elindekilerle ne yaptığındır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 15:37:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.gazeteseyyar.com/images/kullanicilar/2026/03/zehra-celik-1773393163.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Madem İyi İnsansın</title>
                <category>Sonya Lâl</category>
                <link>https://www.gazeteseyyar.com/makale/madem-iyi-insansin-2</link>
                <author>gazeteseyyar@gmail.com (Sonya Lâl)</author>
                <guid>https://www.gazeteseyyar.com/makale/madem-iyi-insansin-2</guid>
                <description><![CDATA[Madem İyi İnsansın]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Anladık iyisin,<br />
Ama neye yarıyor iyiliğin.<br />
Seni kimse satın alamaz,<br />
Eve düşen yıldırım da<br />
Satın alınmaz.<br />
Anladık dediğin dedik,<br />
Ama dediğin ne?<br />
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,<br />
Ama düşündüğün ne?<br />
Yüreklisin,<br />
Kime karşı?<br />
Akıllısın,<br />
Yararı kime?<br />
Gözetmezsin kendi çıkarını,<br />
Peki gözettiğin kimin ki?<br />
Dostluğuna diyecek yok ya,<br />
Dostların kimler?</p>

<p>Şimdi bizi iyi dinle:<br />
Düşmanımızsın sen bizim<br />
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine<br />
Ama madem bir sürü iyi yönün var</p>

<p>Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine<br />
İyi tüfeklerden çıkan<br />
İyi kurşunlarla vuracağız seni<br />
Sonra da gömeceğiz<br />
İyi bir kürekle<br />
İyi bir toprağa.</p>

<p><strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Bertolt Brecht</strong></p>

<p>Bu yazıda, Bertolt Brecht’in “Madem İyi İnsansın” tiradından hareketle, insanlığın ilkelliğinden modernliğine kadar sürekli sorgulanan iyi insan ile kötü insan arasındaki o flu alanda ortaya çıkan şeffaflığı konuşmak istedim.</p>

<p><strong>İyiliğin Kırılganlığı: Brecht’in Aynasında İnsan</strong></p>

<p><br />
Der gute Mensch von Sezuan yani Türkçede bilinen adıyla Sezuan’ın İyi İnsanı, aslında yalnızca bir tiyatro metni değildir; insanın ahlaki kırılganlığını anlatan büyük bir düşünce deneyidir.&nbsp;<br />
Bertolt Brecht’in yarattığı Shen Te / Shui Ta ikiliği, iyilik ile kötülük arasındaki keskin karşıtlığı sahneye taşıyan güçlü bir dramatik araçtır. &nbsp;Der gute Mensch von Sezuan adlı eserde kurulan bu anlatı, toplumsal düzen içinde “iyi insan” olmanın yalnızca ahlaki bir tercih değil, aynı zamanda ağır bir sınav olduğunu ortaya koyar. Yoksulluğun hüküm sürdüğü bir kentte yaşamını seks işçiliği yaparak sürdüren Shen Te, saf iyiliği ve merhameti nedeniyle tanrılar tarafından ödüllendirilir. Ancak bu ödül, kısa sürede onun için bir kurtuluş olmaktan çok yeni bir yük haline gelir. Çünkü çevresindeki insanlar Shen Te’nin iyi niyetini bir fırsata dönüştürerek onu sürekli sömürmeye başlar. İyiliğin bu acımasız gerçeklik karşısında savunmasız kalması, karakteri kendisini koruyabilmek için farklı bir kimliğe sığınmaya iter. Böylece Shen Te, sert ve hesapçı bir figür olan Shui Ta’yı yaratır; çünkü iyilikle var olmanın mümkün olmadığı bir dünyada ayakta kalabilmenin bedeli, kendi içinde ikinci bir kişilik üretmek olur.</p>

<p><br />
Brecht bu eserinde dünyayı iyi insan ve kötü insan gibi iki basit kategoriye ayırsa da asıl mesele bu değildir. Asıl mesele, insanın iyiliğini nasıl taşıdığıdır. gündelik yaşama bu noktadan baktığımızda Brecht’ in iki basit kategorisinden bizi çağırdığı dört farklı yüz kategorisi ile karşılaşırız. İyi insan, kötü insan, şeffaf iyi insan ve şeffaf kötü insan.</p>

<p><strong>İyiliğin ve Kötülüğün Maskesi: Brecht’in Rahatsız Eden Sorusu</strong></p>

<p>İyi insan, herkesin olduğunu iddia ettiği, toplumda her üç insandan ikisi olan ; başkalarına zarar vermeyen, vicdanı olan, merhamet taşıdığını iddia eden çoğu zaman da kırılgan aynı zamanda da gerçek yaşamın sertliği karşısında savrulmuş olan kişi zira &nbsp;iyilik, sert dünyalar “ki modern zamanlar” için fazla narin bir duygudur. Örneğin iyi bir insan bir yardım kampanyası için yaptığı bağışı itibarı için yem ederek iyilik kavramını flulaştırabilir. &nbsp; Brecht’in karakterlerinde gördüğümüz şey de tam olarak budur: iyilik tek başına çoğu zaman hayatta kalmaya yetmez.</p>

<p>Peki kötü insan nedir? İyiliğin neresinde durur? Her üç insandan biri midir, yoksa kötülüğünü ustaca kamufle edebilmiş bir “iyi” mi?</p>

<p>Kötü insanın benlik çıkarları çoğu zaman vicdanının önüne geçer. Başkasının zararını hesaba katmak onun için belirleyici değildir. Nitekim daha önce de değindiğim gibi kötülüğün her zaman mutlak ve açık bir yüzü yoktur. Kötülük çoğu zaman kılık değiştirir; kimi zaman yardımsever bir yüz takınır, kimi zaman ahlakın dilini kullanarak kendini maskeler. Böylece flu bir alanda bekler; çarkın kendi çıkarına dönmesini kollayan bir sabırla varlığını sürdürür.</p>

<p>İşte tam da bu flu alanların sert biçimde genişlediği yerde iki farklı insan tipi daha belirir: şeffaf iyi insan ve şeffaf kötü insan. Modern zamanın ahlaki söylemi, giderek bu iki uç karakter arasında şekillenmektedir.</p>

<p>Şeffaf iyi insan, iyiliğini bir rol gibi oynamayan kişidir. Onun iç dünyası ile dış dünyası arasında derin bir uçurum yoktur; söylediği ile yaptığı, niyeti ile davranışı birbirine yakındır. Bu nedenle yaptığı iyilik bir gösteri değil, bir karakter meselesidir. Ancak Bertolt Brecht &nbsp;bize acı bir gerçeği hatırlatır: toplum çoğu zaman şeffaf iyi insanı korumaz. Aksine, onun açıklığını ve merhametini kullanarak onu yıpratabilir, hatta dışlayabilir. Tam da bu nedenle, bu yıpranmanın sonuçlarından korunmaya çalışan iyi insanın içinde yeni bir gerilim doğar: şeffaf kalma arzusu ile hayatta kalma zorunluluğu arasındaki gerilim. İşte “şeffaf insan” kavramı, bu iki durum arasında var olmaya çalışan o kırılgan ama dirençli karakterin adıdır.</p>

<p>Şeffaf kötü insan ise başka bir figürdür. Bu insan kötülüğünü gizlemez. Açıkça bencildir, açıkça serttir, açıkça çıkarcıdır. İlginçtir ki toplum bazen bu insanlara daha fazla saygı bile duyabilir. Çünkü modern dünyada insanlar çoğu zaman kötülükten çok ikiyüzlülükten yorulmuştur.</p>

<p>Bertolt Brecht’in &nbsp;Sezuan’ın İyi İnsanı adlı eserinde iyilik yapan karakter sürekli sömürülür; insanlar onun merhametini bir fırsata dönüştürür. Bu nedenle karakter, hayatta kalabilmek için başka bir kimlik yaratmak zorunda kalır. Tam da bu noktada Brecht’in büyük ironisi ortaya çıkar: İyi kalabilmek için kötü görünmek zorunda kalmak. Böylece anlatı, iyiliğin doğurduğu olumsuz sonuçlar karşısında bilinçli biçimde seçilmiş bir “kötü görünme” eylemi üzerinden kurgulanır. Topluma daha fazla uyum, daha az stres ve daha az dışlanmışlık vaadi… İşte iyiyi kötü olmaya çeken o ince çatlak tam da burada belirir.</p>

<p><strong>Şeffaf İyi İnsan Bu Dünyada Yaşayabilir mi?</strong></p>

<p>Ama Brecht’in asıl eleştirisi bireye değil, düzene yöneliktir. Onun sorusu şudur: Eğer iyi bir insanın yaşayabilmesi için kendini gizlemesi gerekiyorsa, sorun gerçekten insanın doğasında mı; yoksa yaşadığımız düzenin kendisinde mi?</p>

<p>Bu soru bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. Çünkü çağımızda iyilik çoğu zaman görünürlükle karıştırılıyor. İnsanlar iyilik yapmaktan çok iyilik yaptıklarını göstermeye çağrılıyor. Sosyal medya çağında iyilik bile bir sahneye dönüşebiliyor.</p>

<p>Brecht’in tiyatrosu bu yüzden hâlâ güncel. O bize yalnızca şeffaf olan iyi insanı değil, şeffaf olan iyi insanın yaşarken zorlandığı dünyayı gösterir.</p>

<p>Belki de asıl mesele şu soruda gizlidir:<br />
“Şeffaf İyi olmak mı zor, yoksa iyi kalabilmek mi?”</p>

<p>Çünkü iyilik tek başına bir erdem değildir; aynı zamanda bir dayanıklılık ve karakter meselesidir. Şeffaf iyi insan olmak, maskesiz yaşamayı göze almak demektir. Oysa maskesiz yaşamak, çoğu zaman insanın kendini savunmasız bırakması anlamına gelir. Buna rağmen iyi kalabilmek, insanın içsel dirayetini koruyarak kırılma ihtimalini de göze alabilmesidir. Zira gerçek iyilik, korunmuş bir güvenliğin değil; kırılabilirliğe rağmen sürdürülen bir karakterin ifadesidir.</p>

<p>Brecht’in metni tam da bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü bize kolay bir cevap vermez. Şeffaf İyi insanın ödüllendirildiği bir dünya sunmaz. Tam tersine şu soruyu sorarak bizi biz ile baş başa bırakır:</p>

<p><strong>“Şeffaf bir iyi olmak istiyoruz… ama nasıl?”</strong></p>

<p>Belki de modern insanın en büyük ahlaki sınavı tam da burada başlıyor: İyiliği bir rol gibi taşımak değil, onu sömürülmeden ve yanlış anlaşılma ihtimaline rağmen bir karakter olarak sürdürebilmekte. Çünkü gerçek iyilik, alkış bekleyen bir sahne performansı değil; insanın kendi vicdanıyla kurduğu sessiz ve kararlı bir sadakattir. Bu nedenle iyi kalmak, çoğu zaman anlaşılmamak pahasına bile olsa, insanın kendi hakikatinden vazgeçmemesini gerektirir.</p>

<p>Manipülatif sömürüye, modern çağın altın kafesine ve “elâlemin” beklenti ölçeğine rağmen şeffaf bir insanın en görünür özelliği şudur: Çark kime dönerse dönsün ve ne pahasına olursa olsun kendini gizlemeyi bırakmak; vicdandan bağımsız bir niyetin mümkün olmadığına inanmayı hayatının şiârı hâline getirmektir. Bu nedenle insan, hata yapabilir ve kırılabilir olsa da içsel bir dirayetle ikinci bir karaktere sığınmadan iyi kalmayı sürdürebilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 11:42:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.gazeteseyyar.com/images/kullanicilar/2026/03/zehra-celik-1773393163.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalabalıklar İçinde Yalnız: Modern Çağ Neden Bu Kadar Yalnız?</title>
                <category>Sonya Lâl</category>
                <link>https://www.gazeteseyyar.com/makale/kalabaliklar-icinde-yalniz-modern-cag-neden-bu-kadar-yalniz-1</link>
                <author>gazeteseyyar@gmail.com (Sonya Lâl)</author>
                <guid>https://www.gazeteseyyar.com/makale/kalabaliklar-icinde-yalniz-modern-cag-neden-bu-kadar-yalniz-1</guid>
                <description><![CDATA[Kalabalıklar İçinde Yalnız: Modern Çağ Neden Bu Kadar Yalnız?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Sabah uyanır uyanmaz ilk baktığımız şey telefonlarımız oluyor. Bildirimler, mesajlar, haberler, paylaşımlar ve rehberimizde kayıtlı yüzlerce kişi. Kocaman dünya ile kurduğumuz bağ küçük bir ekran yüzeyi kadar hassas aslında… Ekranlara dokunan parmaklarımızdaki canlılığın ruhlarımızda olmayışı ise manidar…</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Bir diğer tarafta ise sabahları işe giderken metroda veya otobüste yüzlerce insanla yan yana duruyoruz. Kahve içmek için oturduğumuz kafeler dolu, sokaklar kalabalık tüm bu çokluğa ve enformasyona rağmen modern dönem insanın en sık kurduğu cümlelerden biri şu: “Çok yalnız hissediyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Fiziksel olarak aynı mekânları paylaşıyor, tanımadığımız insanlar ile yakın mesafe oturabiliyor, evlerimizin içinde birkaç adım mesafeden konuşabiliyoruz. Ancak buna rağmen fiziksel mesafenin aksine duygusal mesafe giderek çığ gibi büyüyor. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Dijital Bağlantı, Gerçekten Kopuş</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Geçmişten günümüze belki de insanlık ilk kez modern çağda teknolojik olarak bu kadar güçlü biçimde birbirine bağlanmış durumda. Fakat bu görünür yakınlık, beklenenin aksine, günümüz insanını kalabalığın ortasında yalnız kalmanın o sessiz salgınıyla baş başa bırakıyor. Modern yalnızlık da tam olarak burada başlıyor aslında; iletişim araçlarının çoğaldığı kalabalığın arttığı, ancak gerçek iletişimin azaldığı noktada.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Genel bir bakış ile baktığımızda aynı masayı paylaşan insanlar birbirleriyle konuşmak yerine telefonlarına bakıyor. Aynı çatı altında bireyler birbirilerinin varlığıyla bağ geliştirmek yerine ekranlara bakarak yaşamlarını sürdürüyor. Elimizdeki bu parlak ekranlar sayesinde bir mesajla dünyanın öbür ucundaki birine ulaşabiliyoruz. Fakat aynı zamanda yanımızda oturan insanın iç dünyasına ulaşamıyoruz. Teknoloji bizi birbirimize güçlü bir iletişim ağı ile bağlasa da yüz yüze temasın o derin anlamının içini de boşalttı. İnsanlar yakın ama uzak, mekanlar kalabalık ama herkes yalnız…</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Sonuç olarak modern insan yüzlerce kişiyle iletişim halinde olsa bile derin ve anlamlı ilişkiler kurmakta zorlanabiliyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Yalnızlık: Modern Çağın Sessiz Salgını</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Geçmişe baktığımızda yalnızlık daha çok fiziksel bir durum olarak varlık bulurken insanlar uzak köylerde, küçük kasabalarda, belki kilometrelerce uzakta yaşayan akrabalarını yılda birkaç kez görebiliyordu. Fakat buna rağmen sosyal bağlar daha anlamlı ve güçlüydü. Örneğin komşuluk ilişkileri, mahalle kültürü, ortak sofralar ve uzun sohbetler insanın kendini bir mekana bir ruha ait hissetmesini sağlıyordu. Günümüzde ise fiziksel mesafeler dijital ağın gelişimi ile ortadan kalktı; ama duygusal mesafelerin çatlağı doldurulamayacak kadar açıldı. Açık olan bu çatlaktan sızan o salgın ise “modern yalnızlık” olarak ruhumuzun baş köşesine kuruldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Elbette ki bu modern yalnızlık yalnızca teknolojinin bir sonucu değildir. Aynı zamanda hız kültürünün, rekabetin ve bireyselliğin de ürünü olarak yaşamlarımıza sızmaktadır. Günümüz toplumunda insanlar sürekli üretmek, ilerlemek, daha başarılı olmak zorundadır. Zaman, neredeyse bir sermaye gibi yönetiliyor. Her dakika planlanıyor, her an verimli olmak zorundaymışız gibi yaşanıyor. Bu yoğunluk içinde insan ilişkileri çoğu zaman ikinci plana düşüyor. Dostluklar erteleniyor, aile sohbetleri kısalıyor, komşuluk ilişkileri zayıflıyor. İnsanlar aynı şehirde yaşadıkları yakınlarıyla aylarca görüşemez hâle geliyor. Modern insanın takvimi zamansal olarak dolarken iç dünyası boşalıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Bir başka boyut ise kimlik meselesidir. Sosyal medya çağında insanlar yalnızca yaşamakla kalmıyor aynı zamanda yaşadıklarını sürekli sergiliyorlar. Tatiller, yemekler, başarılar, mutluluk anları… Her şey bir vitrin gibi paylaşılıyor. Bu durum insanlarda kıyas duygusunu artırırken kişiler üstünde eksiklik hissini tetikliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Kısaca başarı, verimlilik ve rekabet çağında insan ilişkileri ikinci plandaki yerini alıyor. Oysa insan sadece çalışan bir varlık değil; aynı zamanda konuşmaya, paylaşmaya ve anlaşılmaya ihtiyaç duyan bir varlık. Bu ihtiyaç karşılanmadığında ise içsel bir boşluk oluşuyor ve ardından derin bir anlaşılamama hissi ve neticede ise modern çağın körüklediği o bireysellik…</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Bireysellik ve Özgürlüğün Bedeli</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">İnsanların kendi hayatlarını kurması, bağımsız yaşaması ve kendi kararlarını vermesi elbette toplumsal olarak önemli bir kazanım. Ancak bireyselliğin bir başka yüzü de var. Daha küçük aileler, geç evlilikler ve tek kişilik evlerin artması sosyal çevreleri daraltabiliyor. İnsanlar özgür ama aynı zamanda daha izole bir hayat yaşayabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Birçok ülkede tek başına yaşayan insanların sayısı hızla artıyor. Bu durum modern hayatın en belirgin çelişkilerinden birini ortaya çıkarıyor: “İnsanlar hiç olmadığı kadar özgür, fakat aynı zamanda hiç olmadığı kadar da yalnız”. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Modern yalnızlık bu yüzden paradoksal bir durum olarak karşımızda durmaktadır. Herkesin birbirini gördüğü ama kimsenin gerçekten kimseyi tanımadığı bir çağa evrildik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Psikologlar son yıllarda yalnızlığı yalnızca duygusal bir durum olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olarak da ele almaya başladı. Çünkü uzun süreli yalnızlık insanın ruh sağlığını olduğu kadar fiziksel sağlığını da etkiliyor. Araştırmalar kronik yalnızlığın stres seviyesini artırdığını, depresyon riskini yükselttiğini ve hatta bağışıklık sistemini zayıflattığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Ancak modern yalnızlık yalnızca bireysel bir problem değildir; aynı zamanda kültürel bir sorundur. Çünkü içinde yaşadığımız sistem bireyi sürekli bağımsız, güçlü ve kendi kendine yeten biri olmaya teşvik eder. Yardım istemek, kırılganlık göstermek ya da duygularını paylaşmak çoğu zaman zayıflık gibi algılanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Bu yüzden pek çok insan kalabalıkların içinde sessizce yalnızlaşır. İnsanlar çevrelerinde pek çok kişi olmasına rağmen iç dünyalarını paylaşabilecekleri gerçek bağlar kurmakta zorlanır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Belki de Asıl Sorun Şu;</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Modern çağ insanı bağlantı kurmanın en kolay olduğu dönemde yaşıyor aynı zamanda da bağ kurmanın en zor olduğu dönemde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Mevzu etrafımızda kaç kişinin olduğu ya da kaç kişiyle dijital bağ kurduğumuz değil; gerçekten kaç kişinin bizi duyduğu, anladığı ve gördüğü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Çünkü insan kalabalık bir odada bile kendini yalnız hissedebilen bir canlıdır. Yine aynı insan doğası gereği bir insanın yanında bütün dünyayla bağ kurmuş gibi de hissedebilir.&nbsp; Buradan hareket ile insan canlısının kalabalıklar ortasında değil anlaşılmadığında yalnızlaştığı kanısına çok kolay ulaşabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Modern çağın belki de en büyük ihtiyacı daha fazla teknoloji daha çok kalabalık daha fazla fiziksel temas değil, daha “anlamlı inşâ edilmiş bir insanlık.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Daha fazla sohbet, daha fazla empati, daha fazla gerçek temas.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Bazen bir ses, içten bir gülümseme…</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Bazen de sadece “<strong>Nasılsın</strong>?” diye gerçekten soran bir insan…</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,&quot;sans-serif&quot;">Yalnızlığı azaltmaya yetebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 12:01:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.gazeteseyyar.com/images/kullanicilar/2026/03/zehra-celik-1773393163.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
